KAVRAM KARGAŞASI VE HALKLARIN GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ

RUHİTAN 

Bronz Üye
Katılım
11 Tem 2021
Mesajlar
205
Yaş
62
63 yaşındayım. İdealist bir eğitimci olarak, yıllarca birbirimizi anlayabileceğimiz günlerin özlemini çektim ama artık umudumu yitirmiş durumdayım. Neden mi? Çünkü bugünümüz dünden iyi değil. Bilgi ve eğitim alanında giderek kötüleşiyoruz... Neden bu yazıyı yazma ihtiyacı hissettiğimi açıklamak istiyorum. Biraz uzun olacak ama zaten gereksinim duyan okur. Okumak istemeyen de okumaz.

Yıllarca belli forumlara üye oldum, moderatörlük yaptım. Aldığım sonuç şu oldu: Teknik analizler yapılıyorsa, somut gerçeklerden bahsediliyorsa, herkes bilgisi ölçüsünde anlatılanları anlayabiliyor ve ekleme yapabiliyor. Yazanla okuyan birbirini rahatça anlayabiliyor. Ama iş soyut kavramlara ve olgulara geldiğinde ise, ne yazıkki birbirimizin ne demek istediğini anlayamıyoruz... Bu da gerçekten üzücü. Nedeni çok basit ve birazdan açıklayacağım.

Okuduğum kitap sayısını hatırlayamıyorum sadece kitaplara harcadığım parayı biriktirseydim, sanırım şu anda sıfır bir A6 alabilirdim... Üniversiteye gitmeden, dünya klasiklerinin yüzde doksanını okumuştum. Okuduğum çizgi romanları saymıyorum bile ama bulabildiğim her kitabı okuduğum için, Barbara Cartland'ın aşk romanlarını bile okudum. Çok şey bildiğimi heçbir zaman iddia etmedim ama yinede biraz bilgili olduğumu sanıyordum. Üniversiteye yedi yıl gecikmeyle başladım ve başladığımda hiçbir şey bilmediğimi farkettim. metodolojiyi orada öğrendim. Ama en iyi öğrendiğim şey 'Hiçbir şey bilmediğim' oldu. Böylece; her zaman anlayışım, ünlü bir düşünüre ait bir söz olmuştu ve halende öyledir. "Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir..." Beni tanıyan herkes bu sözü benden duymuştur... Halen daha, benim gözümde çok büyük olan insanların eserlerini okuduğumda, kendi kendime "Bu kadar da cahil olunmaz ki..." demekten kendimi alamıyorum. Branşım olmadığı halde Tarih'e aşırı bir ilgim olmuştu ve şu an bile öğrendiğim her yeni bilgi beni şaşkınlığa uğratıyor. Branşımın getirisi olarak Dilbilim, Karşılaştırmalı Dilbigisi, Amerikan filolojisi, Amerikan Kültür Tarihi, İngiliz Filolojisi, İngiliz Kültür Tarihi, Mitoloji v.s. okudum. Yinede oğlumun, Mitoloji'yi benden daha iyi bildiğini iddia edebilirim... Hala hiçbir şey bilmediğimin farkındayım. Bunları niye anlatıyorum? Çünkü, üniversite mezunu olmak, hatta profesör olmak bile bazen insanı cahillikten kurtaramıyor. Bu yüzden, bazıları "Biraz okumuşluğum vardır..." dediğinde artık sadece gülümsemekle yetiniyorum.

Şimdi gelelim birbirimizi neden anlamadığımıza...

BİLİŞSEL ALAN

I. BİLGİ (TANIMA ve HATIRLAMA)

A.
Belirgenler Bilgisi

1) Kavramlar Bilgisi

2) Olgular Bilgisi

3) Araç ve gereçler bilgisi

B. Belirgenlerle uğraşma araçları ve Yolları Bilgisi

1) Alışılar Bilgisi

2) Yönelimler ve Aşamalı Diziler Bilgisi

3) Sınıflamalar ve Kategoriler Bilgisi

4) Ölçütler Bilgisi

5) Yöntem Bilgisi

C. Bir Alandaki Evrenseller ve Soyutlamalar Bilgisi

1) İlke ve Genellemeler Bilgisi

2) kuram ve Yapılar Bilgisi

II. KAVRAMA

1)
Çevirme
2) Yorumlama
3) Öteleme

III. UYGULAMA

IV. ANALİZ

1)
Ögelere Dönük Analiz
2) İlişkilere Dönük Analiz
3) Örgütleme İlkelerine Dönük Analiz

V. SENTEZ

1)
Özdeşsiz Bir İletişim Muhtevası Üretme

2) Bir Plan ya da İşlemler Takımı Önerisi Ortaya Koyma

3) Bir Soyut İlişkiler Takımı Geliştirme

VI. DEĞERLENDİRME

  • İç Kanıtlar Bakımından Yargılama
  • Dış Ölçütler Bakımından Yargılama
Burada, kulakları çınlasın, bence çok saygı değer olan, hocamız Veysel Sönmez’in bir gün bize yaptığı bir uygulamayı anlatacağım.

Üniversite üçüncü sınıftayız ve 24 kişiyiz. Bir gün derse girdi ve selamlamadan sonra bir soru sordu:

Sağduyu ne demektir?”

Mübalağasız hepimizden ayrı tanımlama geldi. Yani anlayacağınız, öğretmen adayları olarak bile, çok basit bir kavram tanımında her kafadan bir ses çıkmıştı çünkü o güne kadar kullandığımız kavramların gerçek anlamlarını öğrenmek için hiç çaba sarfetmemiştik.

Kısaca ve basitçe açıkladı:

Sağduyu, iyiyle kötüyü ayırt edebilme duygusudur… Ve devam etti. Görüldüğü gibi Bilişsel alan 6 Ana basamağa ayrılmıştır.

Bir ülkenin Çağdaş Medeniyetler Düzeyine gelmiş olabilmesi için en az 4. Basamak olan ANALİZ basamağında olması gerekiyor. Oysa biz bu 6 ana basamaktan ilki olan Bilgi basamağının birinci alt basamağı olan ‘Kavramlar bilgisi’nde bile biraraya gelemiyoruz… Bu mantıkla, Çağdaş ülkeler düzeyine nasıl geleceğiz?

İşte bu kadar basit… Kavramları hep kendimize göre yontuyoruz. Asla gerçek anlamına göre davranmıyoruz çünkü çoğunun gerçek anlamını bilmiyoruz ya da işimize geldiği gibi davranıyoruz. Milliyetçilikle Vatanseverliğin farkını bile bilmiyoruz ama iş hamasete gelince atıp tutuyoruz.

Örneğin, Cumhuriyet’le Demokrasi’nin ayrı şeyler olduğunu çoğumuz bilmiyoruz. Cumhuriyet’in olduğu her yerde Demokrasi vardır sanıyoruz. Demokrasi kavramını da bilmiyoruz ve işimize nasıl gelirse, öyle davranıyoruz. Oysa evrensel Demokrasi kavramı bellidir ve kişilere ya da uluslara göre değişmez. Demokrasiye inanıyorsanız, şiddet uygulamasına geçmediği sürece her türlü fikre saygı göstermeniz gerekir. Demokrasi sınırsız özgürlük demek değildir. Çoğunluğun yönetimde olduğu ama azınlıkların da haklarının korunduğu bir sistemdir. Şimdi particilik yapmak adına değil ama çevremde çok duyduğum için bir örneklemeyle cevap vereyim. Özellikle sağ görüşlü kişilerin CHP hakkında yaptığı bir kritik vardır: Bilmem ne kişisi kominist, o partide ne işi var? Bilmem ne kişisi HDP’yi savunuyor böylece PKK’yı savunuyor, o partiden niye atılmıyor? Atatürk’ün kurduğu parti PKK’yı mı savunacak? Yav hani sen Demokrasiyi savunuyordun? Demokratik bir insanım diyorsan, her türlü görüşe saygı duyacaksın. Bir parti içinde her düşüncede insan olabilir. Sen o partinin genel politikalarına bakmalısın. Bugün 6 milyon insanın oy verdiği bir parti yasal olarak meclisteyse, yani devletbu partinin seçimlere girmesine yasal olarak izin vermişse, düşüncelerini beğen ya da beğenme, o partiyi terörist olarak yaftalayamazsın. Bu yüzden onun başkanını da yaftalayamazsın. Madem teröristler o zaman Hukuk önünde, gerçek delillere dayandırarak, gerekli işlemleri yaparsın. Hem bunu yapmayacaksın hem de teröü savunuyor, teröristleri savunuyor diye yorum yapacaksın. Bu kavramları kendine göre yontma işidir.
Laikliği dinsizlik olarak vurgulayıp bundan nemalananlar, insanların bu eksikliklerini bildiği için işlerini yürüttüler. Başörtüsünü kullananlar da aynı şekilde... Oysa bizim annelerimiz, ninelerimiz hep evde yazma kullanır, dışarıda başörtüsü kullanırdı ama asla Türban değil. Bundan elli yıl önce, şehir içinde, babam arkadaşlarına güne giden annem ve babaannemi alıp geri dönerken, şarampole kara saplanır. Öyle bir tipi vardır ki göz gözü görmez. Saplandığı yerde askeriyenin çitlerinin kenarıdır. Hemen askerler çıkar ve bizimkileri içeri alırlar. Çay filan ikram ederler. Evle saplandıkları yer 5 kilometredir ama gelmeleri mümkün değil. O geceyi orada geçirirler. Annem de, babaannem de başörtüsü takarlardı ve bu şehir de Konyaydı. Hani başörtüsüyle askeriyeye alınmazdı... Ama sonradan öyle bir hale getirildi ki bu iş muazzam bir siyasi eylem haline dönüştürüldü.

Sonuç olarak: Çoğumuz, öncelikle bilgisisiz, gerçekçi değiliz ve takiye yapıyoruz. Kavramları gerçek anlamlarıyla değil, hep işimize geldiği gibi, çıkarımıza kullanıyoruz. Bizimle olursa terörist olmuyor ama karşı taraftaysa, terörist… Böyle mantık olmaz. Çok basit bir örnek: Adam yıllarca AKP’ye küfretti, demediğini bırakmadı ama bakan olunca tüm tükürdüklerini yaladı ve aksini söylemeye başladı. Bir sürü de taraftarı oldu… Bu yüzsüzlüğe prim verenler az mı? Nedense halk olarak çoğumuz böyleyiz. O yüzden seçtiğimiz insanlar da bizim gibi oluyor. Bir konu hakkında tartışırken, genel gerçekler, mantık ve hukuk düzeyinde ölçmek değil de, işimize nasıl gelirse, öyle anlıyoruz… Bu yüzden de tartışırken bu gözle bakıldığı için, birbirimizi anlamıyoruz çünkü anlamak işimize gelmiyor... Saygılarımla.

 

coolwhisper 

Bronz Üye
Katılım
8 Mar 2019
Mesajlar
139
Yaş
54
Emeğine kalemine sağlık, o sözü bende severim "bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir..!" Laikn fazla tevazuu da cahilden nutuk dinlemenize sebep olur saygıdeğer hocam.
Maalesef Türkiye Gerçeklerini apaçık bir şekilde yazmışsınız, anlamamak, görmemek, duymamak, hissetmemek elde değil. Hırsız bizdense sorun yok ama sizdense "HIRSIZ" diye bağırıyoruz.
Amerikalı Bir Yahudi ailenin kızı 2000 li yılların başında Aktivist olarak Filistinlilere destek olmak için Filistine gidiyor ve orada YAHUDİ israil tankları tarafından eziliyor, bu kızın Adi Mişel Corin ve şu sözünü hiç unutmam "Zulüm bizdense, ben BİZDEN DEĞİLİM..!"
 

Alperentoy

Bronz Üye
Katılım
12 Nis 2019
Mesajlar
422
Bir de google sordum,
sağduyu
bileşik · ad

1.
doğru, gerçekçi, akla uygun ve yerinde yargılar verme yeteneği.

2.
felsefe terimi
doğruyla yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama yetisi.

Oxford Languages sağlayıcısından tanımlar

Felsefe terimi olan adı üstünde yapanın yaşadıklarının ve çağının değerleri tanımı olduğundan evrensel olarak yeterli görmem. Birinci tanım daha zengin diğerine göre.

Benim anladığımı açarsam;
Ben dünyadaki kavramların hep bir mücadelenin sonucu olarak ortaya konduğu, oluştuğu kanatindeyim. İkinci tanımda basitçe doğru tez olarak ve karşısına yanlış antitez olarak konmakta ve ikisi arasında yapılan tercih sentez olarak sağduyu ortaya çıkarılmaktadır. Yani yapılan tercih genel olarak sağduyu olarak tanımlanmaktadır. Yani seçim doğru denilen olsa da veya yanlış olsa da sağduyu olarak tanımlanmaktadır.
Yani bu anlam yüklemesiyle sonuçta kendini haklı gören herkes haklıdır anlamı çıkmaktadır. Sizin de yaptığınız gibi.

Birinci tanımı ele alırak daha gerçekçi bir tanım gibi durmaktadır. Doğru ve yanlış birer soyut kavram olarak anlam yükleyen guruplara ve toplumlara göre değişkendir.

Sağduyu tanımı bizim kültürümüzde doğru yanlış kavramlarının ötesinde anlamdadır. Yani hakikati "değişmeyeni" esas alıp doğru ve yanlış olarak sunulanları hakikat ile kıyaslayıp olması gereken doğruyu tespit etme, ortaya çıkarma arayışı ile taraf olma kabiliyetidir.
"Yiğidi öldür ama hakkını yeme." Sözümüz de sağduyunu terk etme anlamı hatırlatılmaktadır.

İnsan iki sıfat dışında her sıfata erişmeye muktedir bırakılmıştır. Bilgisi eksik olanın eksikliği kendisine aittir. Bir başkasının kendisinin bilemediklerini bilmesine engel değildir. İnsanın muktedir olamadığı yoktan var etme yani yaratma sıfatı ile ebedi olmama (herşey yokken var olma ve herşey yok olduğun da var olma) sıfatıdır. Bunun dışındaki Allah'ın sıfatlarına çok geniş sahip olma yeteneğine haizdir. (Tabi bunun anlaşılabilmesi için Allahın sıfatları kavramlarının bilinmesi gerekir.)
Neticede insanız, yaşıyoruz dediğimiz, aslında tercihler yapmaya devam ediyoruz demek, sunulan tercihler bittiğnde zaten yapama hakkımız olmayacak. İşte ondan sonra hakikatin yanında mı yoksa karşısındamı durduğumuz kararını seçimlerimizle ortaya koymuş olacağız...
 

RUHİTAN 

Bronz Üye
Katılım
11 Tem 2021
Mesajlar
205
Yaş
62
Bir de google sordum,
sağduyu
bileşik · ad

1.
doğru, gerçekçi, akla uygun ve yerinde yargılar verme yeteneği.

2.
felsefe terimi
doğruyla yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama yetisi.

Oxford Languages sağlayıcısından tanımlar

Felsefe terimi olan adı üstünde yapanın yaşadıklarının ve çağının değerleri tanımı olduğundan evrensel olarak yeterli görmem. Birinci tanım daha zengin diğerine göre.

Benim anladığımı açarsam;
Ben dünyadaki kavramların hep bir mücadelenin sonucu olarak ortaya konduğu, oluştuğu kanatindeyim. İkinci tanımda basitçe doğru tez olarak ve karşısına yanlış antitez olarak konmakta ve ikisi arasında yapılan tercih sentez olarak sağduyu ortaya çıkarılmaktadır. Yani yapılan tercih genel olarak sağduyu olarak tanımlanmaktadır. Yani seçim doğru denilen olsa da veya yanlış olsa da sağduyu olarak tanımlanmaktadır.
Yani bu anlam yüklemesiyle sonuçta kendini haklı gören herkes haklıdır anlamı çıkmaktadır. Sizin de yaptığınız gibi.

Birinci tanımı ele alırak daha gerçekçi bir tanım gibi durmaktadır. Doğru ve yanlış birer soyut kavram olarak anlam yükleyen guruplara ve toplumlara göre değişkendir.

Sağduyu tanımı bizim kültürümüzde doğru yanlış kavramlarının ötesinde anlamdadır. Yani hakikati "değişmeyeni" esas alıp doğru ve yanlış olarak sunulanları hakikat ile kıyaslayıp olması gereken doğruyu tespit etme, ortaya çıkarma arayışı ile taraf olma kabiliyetidir.
"Yiğidi öldür ama hakkını yeme." Sözümüz de sağduyunu terk etme anlamı hatırlatılmaktadır.

İnsan iki sıfat dışında her sıfata erişmeye muktedir bırakılmıştır. Bilgisi eksik olanın eksikliği kendisine aittir. Bir başkasının kendisinin bilemediklerini bilmesine engel değildir. İnsanın muktedir olamadığı yoktan var etme yani yaratma sıfatı ile ebedi olmama (herşey yokken var olma ve herşey yok olduğun da var olma) sıfatıdır. Bunun dışındaki Allah'ın sıfatlarına çok geniş sahip olma yeteneğine haizdir. (Tabi bunun anlaşılabilmesi için Allahın sıfatları kavramlarının bilinmesi gerekir.)
Neticede insanız, yaşıyoruz dediğimiz, aslında tercihler yapmaya devam ediyoruz demek, sunulan tercihler bittiğnde zaten yapama hakkımız olmayacak. İşte ondan sonra hakikatin yanında mı yoksa karşısındamı durduğumuz kararını seçimlerimizle ortaya koymuş olacağız...
Gerçekçi ve akla, mantığa uygun olmazsa, zaten doğruyla yanlışı ayırtedemezsiniz... Akıl ve mantık yoluyla çözümleme yapılır. Doğru - yanlış kavramı her olgu ve durum için geçerli değildir. Aynı 'Eşitlik' te olduğu gibi... Yani yapılan tercih sağduyu olmaz. Sağduyulu bir tercih ya da sağduyu olmadan yapılan bir tercih diyebilirsiniz. Bizim ülkenin sorunu da bu zaten... Yanlış anlamadıysam, sizin çıkarımınıza göre; Çanakkalede öleceğini bilmesine rağmen, mitralyöze karşı süngüyle hücum edip şehit olan asker de, milletin kendisini seçmesini fırsat bilip, demokrasinin nimetlerinden ve devletin kendisine sağladığı imkanlardan yararlanıp, ülkeyi satan da sağduyuyu kullanıyor ama her ikisi de kendi sağduyusunu kullanıyor... O zaman katil de sağduyusunu kullanarak katil oluyor ve kendince haklı... Öyleyse, herkesin kendince haklı olduğu durumu gösteren bir kavram sağduyu olamaz. Sağduyu, gelenek, görenek ve din olgusundan oluşan, toplumların kültürlerine göre yoğrulmuş olguları içine almaz. Örneğin Afrikadaki bir kabilede, aile içinde ölen bir bireyin etlerinden herkes bir parça alır yermiş. Böylece, o kişiden bir parçayı sürekli içlerinde taşırken, onunla birlikte olduklarını düşünürlermiş... Şimdi bunu sağduyuyla açıklayabilir misiniz? Artı kendini haklı gören herkes haklı olamaz ve yazımda ben kendimi haklı görmüyorum. Durum saptaması yapmaya çalışıyorum...
 

gercekrambo 

Platin Üye
Katılım
2 Şub 2020
Mesajlar
1,314
Gerçekçi ve akla, mantığa uygun olmazsa, zaten doğruyla yanlışı ayırtedemezsiniz... Akıl ve mantık yoluyla çözümleme yapılır. Doğru - yanlış kavramı her olgu ve durum için geçerli değildir. Aynı 'Eşitlik' te olduğu gibi... Yani yapılan tercih sağduyu olmaz. Sağduyulu bir tercih ya da sağduyu olmadan yapılan bir tercih diyebilirsiniz. Bizim ülkenin sorunu da bu zaten... Yanlış anlamadıysam, sizin çıkarımınıza göre; Çanakkalede öleceğini bilmesine rağmen, mitralyöze karşı süngüyle hücum edip şehit olan asker de, milletin kendisini seçmesini fırsat bilip, demokrasinin nimetlerinden ve devletin kendisine sağladığı imkanlardan yararlanıp, ülkeyi satan da sağduyuyu kullanıyor ama her ikisi de kendi sağduyusunu kullanıyor... O zaman katil de sağduyusunu kullanarak katil oluyor ve kendince haklı... Öyleyse, herkesin kendince haklı olduğu durumu gösteren bir kavram sağduyu olamaz. Sağduyu, gelenek, görenek ve din olgusundan oluşan, toplumların kültürlerine göre yoğrulmuş olguları içine almaz. Örneğin Afrikadaki bir kabilede, aile içinde ölen bir bireyin etlerinden herkes bir parça alır yermiş. Böylece, o kişiden bir parçayı sürekli içlerinde taşırken, onunla birlikte olduklarını düşünürlermiş... Şimdi bunu sağduyuyla açıklayabilir misiniz? Artı kendini haklı gören herkes haklı olamaz ve yazımda ben kendimi haklı görmüyorum. Durum saptaması yapmaya çalışıyorum...
çok güzel bilgiler veriyorsunuz. ama sizin de artık anlayacağınız gibi, sizin verebildikleriniz , karşınızdakilerin alabildiği kadardır maalesef. bazı düşünce şekillerine bilgiyi saf haliyle anlatmaya çalışmanız, havanda su dövmeye benzer. yani işe yaramaz. hele ki, düşünce diye inancı baz alan birine, ne yapsanız da gerçeklik algısı yerleştiremez, objektif bakmayı anlatamazsınız. acı ama doğru.
 

barbarosso

Bronz Üye
Katılım
7 Eki 2017
Mesajlar
187
İyi ( ! )bir avukat ,katili darağacından kurtarır.
Bazısı da mazlumu ...

Adaletle konuşmayanı Allah kahretsin,sersefil yapsın.

Ben bu ülkede adalet duygumu yitirdim.
Ve benim gibi niceleri var.
Ben ki kelimeleri sizler kadar iyi kullanamayabilirim.ama bilin ki mazlumların bedduası kul hakkına girenleri helak edecek.

51 yaşımdayım, bugünkü kadar siyaset ve siyasetçiye güvenimi kaybetmemiştim.at izinin it izine karıştığı günlerde olduğumuzu düşünüyorum.
Hiçbir dönemde ;çocukluğumun 80 li yıllarında dahi bu derece halkın kutuplastirildigi ve otekilestirildigi bir dönem yaşamadım.kavramlarin içi boşaltıldı,liyakatsizlik zirve yaptı.
Atatürk'ün cumhuriyetini yıkmak için bu kadar şer odaginin aynı anda birlik olduğu zaman olmadı.
Milletimiz maalesef ortak değerlerini yitirdi,bizi bir arada tutan,tehlike anında tek bir vücut olmamızı sağlayan sagduyumuz özellikle sinsice koreltildi.
Olaylara karşı kitlesel hareketin temelinde kollektif akıl değil biat var.
Ülke içerden veya dışardan olması önemli değil, bir üst akıl ( belki de akilsiz ! ) tarafından evriliyor.bir ülkenin son dönemine şahitlik ediyorum galiba😔😢
 

Alperentoy

Bronz Üye
Katılım
12 Nis 2019
Mesajlar
422
Yazdıklarım bireysel sözler değil genele atıf sözler. Kişisele indirgersek şunu diyebilirim, Kelimenin iki kelimeden oluştuğunu görüyoruz. Sağ ve sol kavramlarından sağ temel alınmış sağ adem peygamberden beri olan tarafı temsil eder, günümüzde de sağdaki meleğin iyi düşünceler ve yapılan iyi eylemlerin karşılığı sevabı yazdığına, soldaki meleğin ise yapılan yasak eylemlerin karşılığı günahları tevbe edilmezse yazdığına inanılır. Sağ kelimesi hakikat yani insanın doğumundan ölümüne değişmeyen hakikatlerin doğrularını tanımlamaktadır. Duyu kelimesi ise olaylar karşısında tanımlanan ilgili hakikate erişmeyi ve bununla olayı muhakeme ederek hakikatin doğruları (sağ) yanında durmayı seçebilme yetisidir.

Ana dil bilinir, diğer diller öğrenilir. Türkçemizde kullanılan kelime sayısı bildiğiz üzere diğer birçok dile göre çok az. Kur'an ın arapça inmesinin bir nedeni de budur. Yeryüzündeki en zengin dildir. Bizde tek kelimeye yüklenen anlam arapça da 70 -80 kelime ile detaylandırılmıştır. Osmanlıca dediğimiz aslında osmanlı dönemi ile cumhuriyetin ilk yarısında kullanılan dönemin türkçesinden başka bir şey değildir. Son dönemde zorlama kelimeler türetilerek, var olanlara zorlama yeni anlamlar yüklenmeye çalışılarak dilimiz de yıpranıyor. Hele gençler arasında kelimeler kesilip biçilerek yerine emojiler tercih edilerek sahiplenme azaltılıyor.

Verdiğiniz afrika ve diğer örnekler için şunu söyleyebilirim, sağ ile tanımlanan değeri olmayan biri için eriştiği duyunun ne faydası olur.

Konuyu tartışmaya açtığınız için kutlarım. Neticede ortak değerlerimiz üzerinde vakit geçiriyoruz.
 

Alperentoy

Bronz Üye
Katılım
12 Nis 2019
Mesajlar
422
Ayrıca bu konu ile ilgili şu eklemeleri de yapmalıyım ki konu biraz daha yalın ve geniş ele alınabilsin.
Gazi M. Kemal Atatürk yaşarken de bu günle olan benzerliği nedeniyle tek dünya devleti kurma çabasında olanlar o günde bu günkü gibi çaba içine girmişler devlet görevlilerini razı etmeye çalışmışlardır. Büyük önderimiz kabul etmeyerek gerçekleşmeyecek hayal olarak yaklaşmış ve reddetmiştir. Nutukta da kendisine teklif edildiğinden bahsetmektedir. O günlerde kurulmaya çalışılan yeni dünya düzenin de imparatorluklar yıkılmış parçalanarak yerine daha küçük güce sahip müdahale edilebilir ulus devletler kurulmuştur. Aynı dönemde farklı coğrafyalarda aynı müdahaleye uğrayan dönemin Osmanlı, Rus, ve Çin imparatorlukları örnektir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün bu konulardaki, birleşik tek dünya devleti ve hilafet ile ilgili çelikden sağlam görüşleri bu gün de devlet politikası olarak ortadadır. Elbette devlette devamlılık esastır. Yöneticiler gelir geçer, devlet politikalarına paralel olanlar vefa görür hatırlanır, tarih içinde yerini alıp er veya geç de olsa sahiplenilir.

Lütfen devam etmeden linkteki yazıyı (Büyük önderimizin fikirlerini) okuyun bu gün de taptaze altına imza atılır.



Günümüze geldiğinde aynı mücadelenin kat ve kat daha şiddetlisinin yaşandığı görülmekte üstelik bu tek dünya devletini kurmak isteyenler yapay zeka nesnelerin interneti ve biyolojik platformları da internet üzerinden yapay zekaya entegre etme üzerinden (singulariti) ellerini çok güçlendirmişlerdir. Dünya üzerine bakarsanız, ulus devletler üzerinden tek dünya kurumlarıyla hegomanyalarını azar azar attırma gayreti içinde olmuşlardır. Dünya sağlık örgütü kapan diyor, ulus devlet yöneticileri kapanıyor, Operasyonu (ekonomik) yiyen ülkeler IMF e koşuyor üç beş kuruşa ülkenin yönetimin istedikleri alanlarını devrediyorlar. Adamlar halklar uyanmazsa yani ulus devletlerine sahip çıkamazsa insanların kendilerine ait seçecekleri seçenekleri kalmayacak tek dünya devletini kuraların (yapay zekanın sahiplerinin yani yapay zekaya tabi olmayanların) sunduklarına zorunlu razı olacaklar.
Günümüz de küreselci olarak tarafta yer alanlar böyle bir dünyada yaşamak isteyenler veya zorunda bırakılanlar. Ulusalcı olarak tarafta yer alanlar dün de olduğu gibi bu gün de tek dünya devletine karşı çıkanlardır. Bir diğer bakış açısıyla küreselciler inanç olarak ademin karşısındakiler safında ve yeryüzü hakimiyetini Yardan'ın elinden almaya insanı kendine köle (mısır firavunları gibi) etmeye çalışmaktadırlar. Ulusalcılar ise tek tanrı inancı baskın olan kula kulluğu reddeden tarafta yer almaktadırlar. Bu mücadele devletler düzeyin de olduğu gibi ülkelerin içinde yönetime talip olanlar arasında da olup yönetime sahip olunca ülkesini taraf olduğu istikamete taşımak isteyenler arasında da şiddetle devam etmekte. Alın bunu bildiğiniz her alana (medyada iş dünyasına, bilim adamlarına,.... ) yayın. Kişilerin söylemlerine bakın bilerek veya bilmeden hoşlarına gittiği için sahiplendikleri söylemleri onların konumunu tarifleyecektir.

Yeni bir şey yapmak için önce yapılacak yerdekini yıkmak gerekir. Günümüz de getirilmek istenen yeni hayat tarzının inşaası için mevcut tanım ve kavramların yıkılması gerekir ki yenileri ile hayat formatlanabilsin. Yaşanan kavram kargaşaları suni oluşturulup sürekli beslenmesi birilerinin bir çabası.

Sağduyunun elbette küresel düşünce de yeri yok, ve içi boşaltılması gerekir. Çünkü kişide olan o yetiyi yapay zekaya aktarıyorlar, sizin adınıza onun kullanmasını istiyorlar. Nakit paranızı kime vereceğinize karışamazlar, ama banka v.b. sizin dışınızda tutulan paranızın transferine karışılabilinir. Kavramlar toplumda anlamlarını yitirirse ona yeni anlamlar yüklenebilir.

Seçimlerimiz kendimizi ve kaderimizi tanımlar, aynı zamanda vazgeçtiklerimizi de.
 

RUHİTAN 

Bronz Üye
Katılım
11 Tem 2021
Mesajlar
205
Yaş
62
çok güzel bilgiler veriyorsunuz. ama sizin de artık anlayacağınız gibi, sizin verebildikleriniz , karşınızdakilerin alabildiği kadardır maalesef. bazı düşünce şekillerine bilgiyi saf haliyle anlatmaya çalışmanız, havanda su dövmeye benzer. yani işe yaramaz. hele ki, düşünce diye inancı baz alan birine, ne yapsanız da gerçeklik algısı yerleştiremez, objektif bakmayı anlatamazsınız. acı ama doğru.
Ne diyebilirim, son derece haklısınız...

Yazdıklarım bireysel sözler değil genele atıf sözler. Kişisele indirgersek şunu diyebilirim, Kelimenin iki kelimeden oluştuğunu görüyoruz. Sağ ve sol kavramlarından sağ temel alınmış sağ adem peygamberden beri olan tarafı temsil eder, günümüzde de sağdaki meleğin iyi düşünceler ve yapılan iyi eylemlerin karşılığı sevabı yazdığına, soldaki meleğin ise yapılan yasak eylemlerin karşılığı günahları tevbe edilmezse yazdığına inanılır. Sağ kelimesi hakikat yani insanın doğumundan ölümüne değişmeyen hakikatlerin doğrularını tanımlamaktadır. Duyu kelimesi ise olaylar karşısında tanımlanan ilgili hakikate erişmeyi ve bununla olayı muhakeme ederek hakikatin doğruları (sağ) yanında durmayı seçebilme yetisidir.

Ana dil bilinir, diğer diller öğrenilir. Türkçemizde kullanılan kelime sayısı bildiğiz üzere diğer birçok dile göre çok az. Kur'an ın arapça inmesinin bir nedeni de budur. Yeryüzündeki en zengin dildir. Bizde tek kelimeye yüklenen anlam arapça da 70 -80 kelime ile detaylandırılmıştır. Osmanlıca dediğimiz aslında osmanlı dönemi ile cumhuriyetin ilk yarısında kullanılan dönemin türkçesinden başka bir şey değildir. Son dönemde zorlama kelimeler türetilerek, var olanlara zorlama yeni anlamlar yüklenmeye çalışılarak dilimiz de yıpranıyor. Hele gençler arasında kelimeler kesilip biçilerek yerine emojiler tercih edilerek sahiplenme azaltılıyor.

Verdiğiniz afrika ve diğer örnekler için şunu söyleyebilirim, sağ ile tanımlanan değeri olmayan biri için eriştiği duyunun ne faydası olur.

Konuyu tartışmaya açtığınız için kutlarım. Neticede ortak değerlerimiz üzerinde vakit geçiriyoruz.
Dostum, bizde 'Sağ-' kelimesiyle başladı diye dinsel açıklamalar yapmışsınız. Halk böyle benimsediği için bizde bu duygu bu kelimeyle oluşmuş ama bu duygu her millette vardır. O zaman İngilizce 'Common Sense' in sağla solla ne ilgisi var ki? Bu kelime davranış bildiren bir kelimedir. Bu arada "Olan" dememişsiniz. "Kullanılan" demişsiniz. Bu doğru. Ne yazıkki Halkımızın günlük iletişimde kullandığı kelime sayısı çok az. Hele mecliste kullanılan çok daha az (300 - 400 arası)ve ne yazıkki bu eğitim ve kültürle oluşan bir şey ama bu Türkçe'de kelime sayısının az olduğunu göstermez. Arapça yeryüzündeki en zengin dil filan değildir ve Kur'an'ın Arapça indirilmesinin sebebi de bu değildir... Bu din hegomanyasının uydurduğu bir safsatadır. Bu ayrı bir tartışma konusu. Ama şu soruyu sormakta fayda var: Koskoca dünyada Sami dinler neden nokta kadar bir coğrafyada inmiştir? Günümüzde gençlerin az kelime ve çoğunun yerine emoji kullanmasının da Türkçeyle bir ilgisi yok. Sadece son yirmi yılda bilinçli olarak kullanılan, yozlaşmış eğitim ve kültür politikasıyla ilgilidir. Ayrıca, Sanskritçe'den tutun, çince, Latince ve İngilizce de bile kullanılan bir çok kelimenin kökeninde Türkçe vardır. Güya eski Avrupalı Dilbilimcilerin uydurduğu Hint-Altay dil ailesi grubunda filan değiliz. Bence son yıllardaki tanıdığım en iyi Dilbilimcilerden Arif Cengiz Erman'ın kitaplarını ve araştırmalarını okumanızı öneririm. Ayrıca Oktay Sinanoğlu'nun "Türkçeyi kullanarak, buradan Adriyatik kıyılarına kadar gidebilirsiniz..." diye bir savı vardır. Onun özellikle, 'By By Türkçe' kitabını da okumanızı öneririm.
 
Son düzenleme: